Marcia Alejandra Castro Sepúlveda, Şili’de doğmuş ve Şili ile Arjantin’de yaşayan yerli bir halk olan Mapuche kökenine mensup bir Türkologdur. Hayatı boyunca farklı ülkelerde yaşama fırsatı bulmuş, bu deneyimler onun dünyayı algılayışını ve kültürler arası bakış açısını derinleştirmiştir. Genç yaşlardan itibaren yalnızca Amerika kıtasındaki değil, dünyanın farklı bölgelerindeki yerli kültürlere ilgi duymuş; bu ilgi zamanla onu daha geniş kültürel bağlantıları keşfetmeye yöneltmiştir. Bu süreç, onun Türkoloji ve Tunguz çalışmaları alanına yönelmesini sağlamış; özellikle Yakutça, Buryatça ve Evenkice gibi Sibirya dillerine odaklanmıştır. Aynı zamanda Kazakistan ve Kırgızistan başta olmak üzere Türk dünyası edebiyatını postkolonyal bir bakış açısıyla incelemektedir.
Türkiye’ye gelişi, kendi kimliğini daha derinlemesine anlama arzusuyla şekillenmiştir. Burada bulunduğu süre içerisinde, özellikle Türklerin kendi kültürlerine gösterdiği saygıyı gözlemleyerek köklerine yeniden yönelmiş ve bu durum onda güçlü bir farkındalık oluşturmuştur. Başlangıçta kişisel bir kimlik arayışı olarak başlayan bu yolculuk, zamanla Türk dünyası halklarıyla olan yapısal benzerlikleri keşfetmesine vesile olmuştur. Toplumsal örgütlenme biçimleri ve dünya görüşlerindeki paralellikler, onun ilgisini daha da derinleştirmiş ve Türk dillerine yönelmesine neden olmuştur. Türkiye bu anlamda onun için bir başlangıç noktası olmuş, ancak ilgisi kısa sürede tüm Türk dünyasına yayılmıştır.
Atatürk Üniversitesi’ndeki eğitimi sırasında bu benzerlikler daha somut hale gelmiştir. Günlük yaşamın en basit anlarında bile karşılaştığı misafirperverlik, büyüklere saygı ve geleneklere bağlılık gibi değerler ona kendi kültürünü hatırlatmıştır. Türkçenin lehçe çeşitliliği ise dikkatini çekmiş ve akademik ilgisinin temelini oluşturmuştur. Aynı dönemde kurduğu Türkistanlı dostluklar, onun için yalnızca sosyal bağlar değil, aynı zamanda ortak bir kültürel hafızanın canlı örnekleri olmuştur.
Sorbonne Üniversitesi’ndeki yüksek lisans sürecinde Batı akademisinin yerli halklara yaklaşımını incelemiş, bu yaklaşımın önemli katkılar sunmasına rağmen çoğu zaman dışarıdan bir bakış açısı taşıdığını gözlemlemiştir. Yerli halkların sıklıkla araştırma nesnesi olarak ele alınmasının eksik bir perspektif yarattığını düşünmektedir. Bununla birlikte, son yıllarda eleştirel ve sömürgecilik sonrası yaklaşımların güçlenmesini umut verici bir gelişme olarak değerlendirmektedir.
2018 yılında trenle gerçekleştirdiği Türkistan yolculuğu, onun için derin bir kültürel keşif olmuştur. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde gözlemlediği kültürel çeşitlilik; gelenekler, kıyafetler, danslar ve mutfak üzerinden kendini göstermiştir. Dillerin çeşitliliği ve geleneklerle olan bağı dikkatini çekerken, Türkçe bu yolculuk boyunca ortak bir iletişim aracı olmuştur. Ayrıca her ülkenin kültürünü temsil eden önemli şahsiyetlerin varlığı, bu coğrafyanın düşünsel derinliğini ortaya koymuştur.
Bu gözlemler, Amerikan yerlileri ile Türk halkları arasındaki benzerliklere dair düşüncelerini daha da derinleştirmiştir. Artık yüzeysel benzerliklerden ziyade, karşılaştırılabilir kültürel yapılardan söz etmektedir. Toprağın bir özne olarak görülmesi, sözlü geleneğin bilgi aktarımındaki rolü ve hayvanların sembolik anlamları gibi unsurlar bu benzerliklerin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca Güney Amerika’daki yerli diller ile bazı Türk dilleri arasında morfolojik ve kelime düzeyinde dikkat çekici paralellikler gözlemlemiştir.
Doktora çalışmalarında Cengiz Aytmatov’un eserlerine odaklanan Marcia, bu eserlerde özellikle insanın doğayla ilişkisi, toplumsal değerler ve kadın figürünün gücünden etkilenmiştir. Aytmatov’un eserlerinde yer alan kadın karakterlerin, farklı coğrafyalardaki kadınların ortak mücadelesini temsil ettiğini düşünmektedir.
Hayvan adları üzerine yaptığı etimolojik çalışmalar da onun dikkat çeken araştırma alanlarından biridir. At, geyik ve ayı gibi hayvanların hem Türk hem de yerli Amerikan kültürlerinde benzer sembolik anlamlar taşıması, ona göre yalnızca dilsel değil, aynı zamanda düşünsel bir yakınlığa işaret etmektedir. Bu durum, farklı coğrafyalarda yaşayan toplumların dünyayı benzer şekillerde algılayabildiğini göstermektedir.
Türk tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalar, onun kendi kimliğine bakışını da dönüştürmüştür. Kimliğin sabit bir yapı olmadığını, aksine insanın diğer kültürlerle kurduğu ilişkiler içinde şekillendiğini fark etmiştir. Bu süreç, ona hem kendi köklerine daha derin bir bağ kurma hem de insanlık deneyiminin ortak yönlerini keşfetme imkânı sunmuştur.
Son olarak, Türk dünyası gençlerine Türkolojiyi yalnızca akademik bir alan olarak değil, aynı zamanda kültürler arası bir karşılaşma ve anlayış süreci olarak görmelerini tavsiye etmektedir. Bu alana merak, saygı ve eleştirel bir bilinçle yaklaşmanın önemini vurgularken, özellikle Amerika’daki yerli halk çalışmaları ile Türkoloji arasında kurulacak akademik köprülerin büyük bir zenginlik yaratacağını ifade etmektedir. Ona göre bu tür etkileşimler, farklı bilgi geleneklerini bir araya getirerek daha kapsayıcı ve derinlikli bir anlayışın kapılarını aralayacaktır.


